Vatandaş harcasın, kamu tasarruf yapsın

Ekonomik göstergeler Türkiye’de mali açıdan bazı sıkıntılara işaret ederken hükümet tarafından önemli adımlar atılıyor. YEP’in açıklanmasıyla beraber gözler piyasalara çevrildi.

Vatandaş harcasın, kamu tasarruf yapsın
Vatandaş harcasın, kamu tasarruf yapsın
GİRİŞ 24.09.2018 11:30 GÜNCELLEME 24.09.2018 11:30

SETA Ekonomi Araştırmaları Direktörü ve İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim görevlisi Doç.Dr. Nurullah Gür, ekonomik gelişmelere ilişsin soruları yanıtladı. 

Enflasyonla, artan döviz kurlarıyla ve cari açıkla mücadele tüm hızıyla devam ediyor. Bu anlamda özellikle kamu da yapılması gereken tasarruflar dikkat çekti. Peki, vatandaş da tasarruf etmeli mi?

SETA Ekonomi Araştırmaları Direktörü ve İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim görevlisi Doç.Dr. Nurullah Gür: Kamunun bazı gereksiz harcamalarını kısması lazım. Ancak tasarruf vatandaş için geçerli değil. Burada her kesimin aynı anda tasarrufa gitmesi demek talebin ciddi anlamda daralması anlamına gelir. Bunu durgunluk diye tanımlayabiliriz. Tasarruf yapması gereken taraf kamu tarafıdır ama o da her alanda değil. Kamu açığının GSYH oranı açısından baktığımız zaman birçok G-20 ülkesinden hatta dünyadaki birçok ülkeden daha sıkı bir mali disiplin içindeyiz. Ancak böyle dönemlerde algıyı kontrol etmek için “Ben mali disiplinden taviz vermeyeceğim” sinyalini vermeniz gerekiyor.

Türkiye ekonomik anlamda sıkıntıda görünüyor. Enflasyon, işsizlik rakamları ve artan döviz kurları tartışılan konular arasında. Arkasındaki sebepleri nasıl açıklarsınız? İyileşme nasıl sağlanacak? Genel bir perspektif çizer misiniz?

“KRİZ DEĞİL, TÜRBÜLANS”

Teknik anlamda Türkiye ekonomisinin krizde olduğunu söyleyemeyiz. Öyle olması için ekonominin 2 çeyrek üst üste negatif büyümesi gerekiyor. Şu anda yaşananları türbülans olarak adlandırıyorum. Peki, ne oluyor şu anda? Türkiye’nin ekonomik sorunları var. Son 1,5 yıldır enflasyonun tekrar çift haneli rakamları gördüğüne şahitlik ettik. Enflasyon artışının temel sebebi şu: 2-3 yılda kurdaki kademeli artış ister istemez ithal ürünlerin fiyatlarını dolayısıyla yerli ürünlerin de fiyatlarını artırıyordu. Bununla birlikte gıdada yaşadığımız yapısal sıkıntılar enflasyonu yükseltiyordu. Petrol fiyatlarının yeniden 70 doları görmesi Türkiye’de enflasyonu artırıyordu. Ama daha kontrollüydü.

“TÜRK HALKI İTHAL ÜRÜNLERİ TÜKETME EĞİLİMİNDE”

Türkiye’nin şöyle bir sıkıntısı var. İhracatın yapısı çok fazla ara ithal mala bağlı olduğu için Türkiye ekonomisi hızlı büyüdüğünde fazla ihracat yapmaya başladığında otomatik olarak cari açık artıyor. Türk halkı ithal ürünleri tüketme eğiliminde. Lüks ithal ürün seviyoruz. Bu saydığım 2 sebep yani ihracatın yapısının ara mallara bağlı olması ve lüks tüketim tabi buna enerji faturasını da ekleyelim. Çünkü enerjinin büyük kısmını ithal ediyoruz. Bu iki sıkıntı yönetilebilir sıkıntılardı. Ancak kurda ilk başta mayısın sonunda yaşanan spekülatif atak daha sonra ağustos başında yaşadığınız 2.spekülatif atak özellikle enflasyon tarafını kötüleştirdi. Kur ekonomik gerekçelerle açıklayamayacağımız bir seviyeye yükseldi.

Şu anda olması gereken dolar kuru nedir?

“YATIRIMCILAR GELİŞMİŞ ÜLKELERİ TERCİH EDİYOR.”

 Küresel konjonktürde 5 ila 5.35- 40 arası olması normal karşılanabilir. Biraz daha düşük olması gerekirdi ama o dönemde seçim girdi seçimin yarattığı belirsizlikler ABD ile yaşanan gerginlik bazı spekülatif haberlerin çıkması, bankalar mevduatlara el konup TL’ye çevirecek gibi manüplatif haberlerin yayılması kurun artmasına sebep oldu. Şu da bir gerçek ki küresel likidite ortamı gelişmekte olan piyasalar için çok iyi bir ortam değil. Özellikle bu periyodda uluslararası yatırımcının gelişmekte olan ülkelere ilgisinin azaldığını zaten görüyoruz. Bunda FED’in faizleri arttırması ya da ticaret savaşları gibi nedenler var. Yatırımcılar bu sebeple gelişmiş ülkeleri tercih ediyor. Bütün bunlar birleşince kurda ister istemez sıçrama yaşandı. Kurun sıçraması hem ulusal hem de uluslararası yatırımcıların TL cinsinden varlıklardan çıkıp daha çok dövize yönelmesine sebep oldu. Bu durum reel sektörü iki kanaldan etkiledi. Bir maliyetler arttı. Bunu bir yere kadar dizginleseniz de bir yerden sonra fiyatlara yansıtmak durumunda kalıyorsunuz.

Şu anda yaşanan durum işte. Sokakta amiyane tabirle ‘hayat pahalılandı’ söylemi var. Ancak bir de fırsatçılar da var.

Yapmak zorunda olan sektörler var. Çünkü ara malları dışarıya bağlı. O ara malları ithal edemediğiniz sürece üretim yapamıyorsunuz. Bir de şöyle hizmetler sektörü için söyleyebilirim veya çok da fazla ara malına ihtiyaç olmayan bazı sektörler de bu konjonktürü fırsat bilerek ürün fiyatlarını arttırdığına da şahitlik ediyoruz. Bir kısmı maliyetlerin yansıması bir kısmı da fırsatçılık.

Ekonominin yavaşlamasıyla ÖTV, KDV gibi dolaylı toplanan vergilerde azalma oldu. Siz de dediniz ki; şirketler yüksek borçlu durumdalar. Bu anlamda tek çıkış ‘tasarruf etmek, verimlilik, yerlilik ve millilik dönemi’ deniliyor. Açalım bu kavramları. Tasarrufu kim edecek?

“YATIRIMCILAR GÖZÜNDEKİ ALGINIZI İYİLEŞTİRMENİZ GEREKİYOR”

1,5 yıllık süreçte ekonominin dengelenmesi gerektiğini biliyoruz. Ekonominin bu dönemdeki önceliği cari açık ve enflasyonu düşürerek ekonominin yeniden dengelenmesini sağlamak. Hal böyle olunca bazı kalemlerden kısmanız gerekiyor. MB buna faizleri arttırarak tepki verdi. Belli alanlarda talebi dizginlemeniz lazım ki cari açık ve enflasyonla mücadele edebilesiniz. Kamu harcamaları önemli. Uluslararası yatırımcılar gözündeki algınızı iyileştirmeniz gerekiyor ki; Türkiye’ye yeniden sermaye çekip düzeltebilesiniz. Burada bazı sorunların olduğunu biliyoruz, bunlara yönelik adımlar atıyoruz. Kamunun bazı gereksiz harcamalarını kısması lazım.

Kamu harcaması denilince aklıma gelen hemen araçlar oluyor. Başka neler kesilmeli?

“PARAYI ÇAR ÇUR ETME EĞİLİMİ VAR”

Kamu kurumlarına merkezi bütçeden 1 yıllık pay ayrılır. Bütçeleri doldurmadıkları zaman seneye daha düşük pay almayalım diye o senenin parasını çar çur etme eğilimi vardır

Kamuya ayrılan bütçeler mi yüksek o zaman?

Kurumun başı diyeyim çok kısıntı yapıyor.  Sonra çok kıstığının farkına varıyor. Yapması gereken harcamaları yapamıyor. Sene sonunda yapmaması gereken harcamaları yapmaya başlıyor. Ya da bazı kurumlara gerektiğinden fazla pay ayrılabiliyor. Ya da bazı transfer harcamalarında aşırıya kaçılabiliyor. Böyle gereksiz harcama kalemleri var kamuda. Bu her bakanlık için her devlet dairesi için muhakkak vardır.

Vatandaş da tasarruf yapmalı mı?

Vatandaş için geçerli değil. Burada her kesimin aynı anda tasarrufa gitmesi demek talebin ciddi anlamda daralması anlamına geliyor. Bunu durgunluk diye tanımlayabiliriz.

“HANE HALKINI TASARRUFA GİTMESİNİ ARZULAMAYIZ.”

Bu zaten çok korkulan bir tablo değil mi?

Aynen öyle. Dolayısıyla burada özel kesimin ya da hane halkını tasarrufa gitmesini çok da fazla arzulamayız. Tasarruf yapması gereken taraf kamu tarafı. O da her alanda değil. Kamu açığının gayri safi yurt içi hasılaya oranı açısından baktığımız zaman biz birçok G-20 ülkesinden hatta dünyadaki birçok ülkeden daha sıkı bir mali disiplin içindeyiz. Bizim kamunun da çok ciddi tasarruf yapmasına gerek yok. Ancak böyle dönemlerde algıyı kontrol etmek için “Ben mali disiplinden taviz vermeyeceğim” sinyalini vermeniz gerekiyor.

“FAİZLER TÜM DÜNYADA YÜKSEK VE PARA AZ DÜNYADA.”

Burada sinyal iletişim için önem kazanıyor. Mesela yüklü meblağlarda olacağı belli olan ve henüz başlamamış altyapı yatırımlarına bu gibi dönemlerde ara vermek makul oluyor. Çünkü küresel likidite koşulları bu tür yatırımları finanse edebileceğimiz bir dönemden geçmiyor. Faizler tüm dünyada yüksek ve eskisi kadar para yok dünyada. Varsa bile gelişmiş ülkelere kayıyor.  Özellikle reel sektörün içinde bulunduğu likidite sıkıntısını gidermek, nefes aldırmak adına kamunun özellikle verimli alanlara teşvik-yatırım yapması gerekiyor.

Verimlilik?

“YENİLİK BAZLI YAPIMIZ YOK”

Sanayi kesiminde verimlilik düşük. Çok fazla yenilik bazlı yapımız yok sektörlerde. Ürün üretmek için yeni bir üretim organizasyonu ortaya koyalım. Ne yeni ürünler bazında ne de üretim süreçleri bazında inovatif değilim. Daha çok dışarıdan teknoloji alarak ya da yurt dışındaki şirketlerle ortaklıklar kurarak ya da yüksek teknoloji ara mallarını dışarıdan ithal ederek üretim yapmaya çalışıyoruz. Bazen yurt dışındaki en son teknolojiyi ülkenize çekersiniz. O teknolojiyi kullanarak verimliliğinizi artırabilirsiniz. Bunu doğrudan yabancı yatırımlarla yaparsınız. Ancak bizim gibi gelişmekte olan ülkelere gelen doğrudan yabancı yatırımların teknolojiyi bize getirdiğini söylemek güç.

Yerlilik ve millilik aynı şeyler değil midir?

“BENİM TEKNOLOJİK ÜRÜNLERDE YERLİLEŞMEM LAZIM”

Aslında birbirini kapsayan kavramlar. Bütün dünyada bu yerlilik ve millik trendi var. Bizim ya da Çin gibi ülkeler hızlı büyümeye başladığında orta kesim yükselmeye başlıyor. Orta kesim daha iyi arabalara binmek, daha iyi cep telefonları kullanmak ister. Orta kesimin taleplerine cevap verecek kalitede ürünler üretemediğiniz zaman otomatik olarak onlar ithal ürünlere kayıyor. Bu sizin hem büyümenize zarar veriyor hem de cari açığınızın artmasına sebep oluyor. Dolayısıyla Çin ve Türkiye gibi ülkeler diyor ki; benim teknolojik ürünlerde yerlileşmem lazım. Ya da tüketiciye cazip gelen diğer ürün kalemlerinde kendi halkıma hitap edebilecek kalitede ürün üretmem lazım. Sadece kendi halkıma değil çevre coğrafyaya da ihraç eder pozisyona gelmem lazım. Çin burada mesafe kat etti. Bizim bunu gerçekleştirmemiz lazım. Artık belli bir eşiğe geldik. O eşik dediğim kişi başına milli gelirim 9- 10 bin dolar seviyesinde. Bu eşiği kırmak ancak ve ancak verimliliği arttırabilmemizle, yerli teknolojiyi üretebilmemizle sofistikasyonu yüksek ürünler üretebilmemizle mümkün olacak.

Biz yıllar önce yerli malı haftaları kutlardık. Trendler bir dönem değişti ama şimdi bir tartışma var. Etiketlere Türk malı olduğunu gösteren bir şey koyalım deniliyor.

“YERLİ MALI HAFTASI KÜRESELLEŞME YÜZÜNDEN KAYBOLDU”

Bu küresel trend sadece bize has bir şey değil. Bu tip etiketlemeler vs. bence belli yerde etkili olabilir. Küresel trend oraya gidiyor. Biz 1980- 2007 arasındaki gibi küreselleşmenin her yerde duyulduğu, herkesin bir küreselleşme eğiliminde olduğu dönemden geçmiyoruz. Artık pür liberal pür küresel bir dünya yok. Ve önümüzdeki 20 yılda çok büyük ihtimalle bunu göremeyeceğiz. Kontrollü bir küreselleşme sürecinden geçeceğiz. Yerli malı haftasının kaybolmasının sebebi küreselleşmeydi. Şimdi etkiletlemeler var ama reel sektörün ve kamu tüketiciye şunu göstermeli. ‘Ben yerli teknolojinin gelişmesi için sizin istediğiniz kalitede ürünlerin ortaya çıkması için sanayi politikalarımı şekillendiriyorum ve reel sektörü destekliyorum’ demeli. Reel sektörün de ‘Evet ben bu teşviki aldım ve çar çur etmedim, teknolojimi geliştirmek için kullanıyorum.’ demesi lazım. Artık sizin Avrupa’dan ithal ettiğiniz tarzda ürünler üretmeye başladım. Belki kalitesi birebir aynı değil şu an. Ama bana güvenirseniz zamanla bu ürünün kalitesini arttıracağım. Ürünü aldıktan sonra müşteri hizmetlerim sizi tatmin edecek seviyede olacak. İşte bunların söylenmesi ve yapılması lazım.

MB faizleri artırdı ki; üzerinde en çok tartışılan konu bu. Ancak bu artışla dövizdeki düşüş sert beklenirken beklenen etkisi çok olmadı, neden? Ayrıca bu nasıl bir kritik durum yaşatacak?

“MB FAİZ ARTTIRDI DİYE KUR 7’DEN 5’E DÜŞMEZ.” 

MB’nin faiz arttırması tek ilaç değil. Yani baş ağrısını giderecek en büyük ilaç değil. Burada MB’nin yapmaya çalıştığı şey kuru bir anda çok fazla düşürmek değil. MB faiz arttırdı diye kur 7’den 5’e düşmez.  MB kurdaki dalgalanmayı azaltmaya çalışıyor. Bu gibi durumlarda kurun seviyesinden ziyade kurun oynaklığı daha önemli hale gelebiliyor ve reel sektörün kafası karışıyor. Fiyatlama yapamıyor. Kuru bir anda geriletecek şey daha köklü reformlar ve daha güçlü mesajlar. MB faiz arttırmasaydı kur belki daha da yükselebilirdi ama vurgulamak lazım MB piyasa beklentilerinin üzerinde faiz arttırdı.

Başta Başkan Erdoğan olmak üzere bu karara tepki de geldi. Türkiye böyle bir durumda çok daha büyük yapısal sıkıntılarla karşı karşıya kalacaktır deniliyor.

MB’nin faizleri bu derece yüksek arttırmasının reel sektör üzerinde etkisi olacaktır. Bu kadar arttırmaya gerek var mıydı orada benim de şüphelerim var. Benim beklentim 400 baz puan kadar arttırması daha sonra gerekli gördüğü takdirde kademeli olarak arttırması olabilirdi.

Yeni Ekonomi Program açıklandı. 3 yıllık program 2019-2021 yılları arasını kapsıyor. Bakan Albayrak; YEP'in ana teması için dengelenme, disiplin ve değişim ifadelerini kullandı ve enflasyon, istihdam, cari açık ve büyüme hedefleriyle ilgili program dâhilinde beklentilerden bahsetti. Siz nasıl buldunuz programı?

“AYAĞI YERE BASAN, GERÇEKÇİ RASYONEL HEDEFLER”

Piyasaların çok büyük ölçüde beklentilerine cevap verebilecek bir program açıklandı. Diğer OVP’den bunu farklı kılan biraz daha ayağı yere basan, gerçekçi rasyonel hedefler olmasıydı. Özellikle enflasyonda, cari açıkta, büyümede veya bütçe dengesinde tutarsızlık yok. Enflasyonun hemen çok hızlı şekilde düşmeyeceğinin biraz zaman alacağının mesajı veriliyor. Cari açıktaki düşüşün biraz daha hızlı olabileceği öngörülüyor. Bununla birlikte kamuda bazı kalemlerde tasarrufa gidileceği ve ek gelirler yaratılacağı bununla toplam 76 milyar TL’lik bir ek kaynak ortaya çıkacağı öngörülüyor. Kamu sadece kısıtlama yapmayacak bu dönemde tasarruf yaparken bir taraftan da kaynaklara kanalize edecek. Yani katma değer, verimlilik artışı sağlayacak. İhracat performansını geliştirecek alanlara teşvikler verilecek. Bankacılık sektörü yani kredilerin geri dönüşü, yapılandırılması vs. gerekli olduğu takdirde bir adım atılacağına dair bir çerçeve çizildi. Piyasalar sanki bu noktada daha detaylı bir açıklama bekliyordu. Öte yandan cari açığı ve enflasyonu düşürmenin bir maliyeti var. Bu maliyeti büyüme ve istihdamda göreceğiz. Büyüme önümüzdeki 2,5 yıl biraz daha ılımlı olacak. Ortalama yüzde 3’lerde bir performans göreceğiz. Bununla beraber işsizliğin 1,5 puan kadar artması bekleniyor.

Biz, OHAL var şeklinde eleştirildik ve yabancı yatırımcı bu sebeple gelmiyor dendi. Şimdi OHAL kalktı. Peki, yatırımlarda son durum ne?

“2020’DEN SONRA KÜRESEL KONJONKTÜR YENİDEN TERSİNE DÖNER”

Türkiye’de OHAL’i vatandaş yaşamadı. Fransa’da İngiltere’de sokakta OHAL’in ne olduğunu görüyorsunuz. OHAL, ABD ve AB tarafından köpürtüldü, abartıldı. Bu da ister istemez yabancılar tarafından algının kötüleşmesine sebep oldu. OHAL olmasaydı da çok ciddi sermaye girişi olmayabilirdi. Küresel ortam 2014’ten sonra gelişmekte olan ülkelere para girişi açısından çok uygun değil. Batı uluslararası yatırımcı için daha güvenilir bir liman haline gelmeye başlayınca otomatik olarak yatırımcılar Çin’den Türkiye’den çekiliyorlar. 2020’den sonra küresel konjonktürün yeniden tersine dönebileceğini düşünüyorum. Ticaret savaşları küresel belirsizlik yaratıyor.

Bu dünya konjonktürü Türkiye’yi nasıl etkileyecek?

" SORUNLARIMIZI BÜYÜK TÜRBÜLANS YAKLAŞMADAN ÇÖZMELİYİZ”

Biz cari açık, enflasyon gibi sorunlarımızı o büyük türbülans yaklaşmadan çözersek Türkiye yeniden uluslararası yatırımcının gözünde cazip olur. 2008 krizi bizi neden çok etkilemedi. 2001’de bankacılık krizi yaşadığımız için bankacılık sektörüne çekidüzen vermiştik. Şimdi aynı şeyi yeniden yaşama ihtimalimiz var. Reel sektörde bazı reformlar yapabilirsek hazırlıklı oluruz. Reel sektörün dövize olan bağımlılığını düşürebilirsek teknoloji kapasitesini yükseltebilirsek ve kurumsallaştırabilirsek başarılı olabiliriz.

Biz son dönemde gördük ki yeni savaş yöntemi ekonomi üzerine. Şimdi bu ticaret savaşlarından yola çıkarsak hangi pazara güvenebilir Türkiye?

Bu gibi dönemlerde birine çok fazla güvenmek yapacağınız en büyük kötülük. Bu gibi dönemlerde pragmatik olmanız lazım. Belli konularda belli alanlarda belli ülkelerle işbirliği yaparsınız. Diğer alanlarda başkaları ile. Bu gibi dönemlerde kimseyi dışlamak ya da kimseye yüzde 100 güvenmek yok. Ve önümüzdeki 15- 20 yıllık süreç çok büyük ihtimalle bunun devam edeceği süreç.

Cari açık tartışmaları ve ‘Türkiye IMF’nin kapısına gider’ tezleri için ne söylersiniz? 

“TÜRKİYE IMF’YE AKIL DANIŞACAK BİR ÜLKE DEĞİL”

IMF ile anlaşma yapılmasının Türkiye için çok büyük bir kötülük olacağını düşünüyorum. Türkiye IMF’ye akıl danışacak bir ülke değil. IMF kriz zamanlarında yanlış politika uyguluyor. IMF’nin elindeki kaynaklar da IMF’nin elindeki politika setleri de yetersiz ve küresel ekonomideki dengesizliklere karşı yastık görevi uygulayabilecek kaynağa sahip değil. Arjantin’in durumu ortada. Arjantin IMF’den kaynak alsa da o kaynak ekonomisini dengelemiyor. Bizim alternatif piyasalara yönelmemiz daha makul.

“AB ÜLKELERİNE YAKINLAŞMAMIZ KUVVETLE MUHTEMEL”

Çin, Körfez, Rusya gibi. Trump’la yaşadığımız gerilimin benzerini AB’yle ABD arasında yaşanıyor. Bu dönemde AB ülkelerine daha yakınlaşmamız kuvvetle muhtemel. Mesela İngiltere kendine dost arayan bir ülke. Brexit’ten dolayı çok ciddi boşluğa düştü. Onlarla yapacağımız işbirlikleri yani yaptığımız iş birliklerini çeşitlendirmekle Türkiye büyük hedeflerine ulaşabilir.

İşsizlik rakamları artış gösterdi. Özellikle genç işsizlik dikkat çekici. Bazı önlemler alınmıştı.

“İŞSİZLİK BİZDE YAPISAL BİR SORUN”.

İşsizlik oranı yüzde 13,2’ye kadar yükselmişti. İstihdam projeleriyle bunu 9,5 seviyelerine indirmiştik. Evet, şimdi biraz yükseldi. Devletin vermiş olduğu destekler tek başına yeterli değil. Bizim yapmamız gereken çok fazla ödev var. İşsizlik bizde yapısal bir sorun. Eğitim sistemimizdeki sıkıntılardan dolayı işverenlerin istediği nitelikte işçi ile öğrencilerin mezun oldukları nitelikler bir olmuyor. Özellikle meslek liseleri meslek yüksekokullarından başlamak üzere eğitimde ciddi reformlara ihtiyaç var. Yetenek uyumsuzluğu yaşıyoruz. Bizde genç nüfus var ve hızla işe akın ediyor. Başka bir durum kadınların işgücüne katılımı. Bizde emek piyasası çok fazla katı. ABD’de işsizliği yüzde 4’lerde görüyoruz. Çünkü part time işler ve esnek çalışma saatli işler vardır. Bir işçiyi istihdam etmek için işverenin ciddi maliyetlere katlanması gerekiyor. Buna katlanmamak için 2 kişinin yapacağı işi 1 kişiye veriyor. Ve bu durumda da kalite düşüyor. İşçiyi de koruyan işvereni de rahatsız etmeyecek düzenlemelere gitmek gerekiyor.

KAYNAK: AKŞAM